Share This Article
Bazı hikâyeler yalnızca okunmaz; duyulur, hatırlanır, bir sesle birlikte içimizde yer eder. Yekta Kopan’ın Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem tam da böyle bir kitap. Kopan’ın uzun yıllardır yetişkin edebiyatında kurduğu anlatı dili, çocukların hafızasında iz bırakan seslendirmeleri ve sahneden mikrofona uzanan hikâye anlatıcılığı birikimi bu metinde aynı potada buluşuyor. Bu nedenle kitap, daha ilk sayfadan itibaren yalnızca bir çocuk hikâyesi olarak değil, kuşaklar arasında dolaşan bir ses olarak kendini duyuruyor.
Ejderhalar kadar eski imgelerle, ağaçlar kadar köklü duygularla ve bir dede figürü etrafında örülen bu anlatı, Kopan’ın sesle kurduğu ilişkinin yazıya sızdığı bir dünyaya kapı aralıyor. Ritmin, durakların ve nefes aralıklarının bu denli hissedilir olması tesadüf değil; metin, sanki yüksek sesle okunmak üzere yazılmış gibi akıyor. Bir yandan çocukların hayal gücüne yaslanırken, diğer yandan yetişkin okurun belleğinde biriken sorulara dokunuyor.
Yeni kitabı vesilesiyle Yekta Kopan ile farklı anlatım alanları arasında nasıl geçiş yaptığını, bir zeytinin çağırdığı hatıradan bir ağaç evin taşıdığı görünürlük talebine, yapay zekâyla kurulan gündelik ilişkiden dedeyle kurulan sessiz bağa kadar uzanan düşünsel hattı nasıl ördüğünü konuştuk.

‘Kitap kendi ismini yolda buldu’
Yetişkinler için yazan bir yazar, çocukların hafızasında yer etmiş bir seslendirmeci ve çocuklara seslenen bir hikâye anlatıcısı olarak; “Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem”de bu farklı anlatım alanları sizin için nerede kesişti, nerede ayrıştı?
Bu farklı üretim alanlarının ortak noktası, sizin de dediğiniz gibi “hikâye anlatıcısı” olmak. Ben de hikâyemi anlatmaya odaklandım. Bu kitapta özellikle ritmi çok önemsedim; bir cümlenin nasıl akacağı, nerede nefes alınacağı, hangi sözcüğün çocukların zihninde daha çok yankı yapacağı… Tüm bunlar için sesli düşündüğüm anlar da oldu. Aslında yetişkinler için yazılmış bir kitabın sürecinden farklı değildi çalışma süreci. Ama yetişkinler için yazarken bilinç dışıyla daha çok ilgilenirim; çocuklara yazarken bilinçli olarak saflaştırmak gerekiyor. Bu fark beni hem zorladı hem de çok besledi. En çok da çocuklara güvenmeyi öğrendim.
Başlıkta ejderhalar, ağaçlar ve bir dede yan yana duruyor; daha en baştan hikâyenin dünyasını fısıldıyor sanki. Bu isim yazının başında mı sizinleydi, yoksa hikâye kendi adını yol boyunca mı buldu?
İtiraf edeyim, kitap kendi ismini yolda buldu. İlk başta sadece Ağaç Ev demeyi düşünüyordum. Sonra dedeyi merkeze alan bir yapı doğdu. Ejderha imgesi ise en baştan beri vardı ama yazım aşamasında daha da güçlendi. Çünkü yazarken Kerem’in hayal gücü daha da ön plana çıktı. Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem başlı başına bir çağrı cümlesi oldu.
Hikâyede zeytin küçük bir ayrıntı gibi görünse de kuşaklar arasındaki mesafeyi bir anda görünür kılıyor. Anlatıda gündelik bir şeyden yola çıkarak böylesi bir çatışma kurmak, hikâyenin tonunu nasıl etkiledi?
Nesnelere çok önem veririm metinlerimde. Aslında hayatımda da öyledir. Nesneyi değil ama nesnenin hatırlattığı anıyı biriktirmeyi severim. Zeytin, bu kitapta sadece bir yiyecek değil; hatırlamanın ve anlamanın simgesi. Küçücük bir detayla, koca bir geçmişin çatısını kurabiliyorsunuz. Çocukla büyüğün arasındaki duygusal mesafeyi küçültmek için çoğu zaman büyük sözler değil, böyle minik tatlar gerekir. Bu çatışmayı zeytin gibi basit bir şeyden başlatmak, kitabın tonunu daha samimi, daha “bizden” kıldı. Mizahla dokunulmuş ama duygusal derinliği de olan bir dil yakalayabildim böylece.
‘Teknoloji hayatımızda olacak, ama kalbimizi yönetmeyecek’
Namık Dede, değişen dünyada tutunacak yerler arayan bir karakter. Onu kurarken, yaşla birlikte görünmezleşen ihtiyaçlar ve alışkanlıklar sizin için nasıl bir düşünme alanı açtı?
Namık Dede’yi yazarken yaşlılıkla ilgili tüm kalıplaşmış yargılarla da hesaplaştım aslında. Yaşlandıkça sadece beden değil, istekler, tutkular, hayaller de bastırılıyor. “Artık işe yaramaz” diye kenara konan nice deneyim, nice birikim var toplumda. Oysa yaşlılık bir durak değil, dönüşen ama süregelen bir hayat evresi.
Namık Dede, görünmezliğe karşı bir direnişin sembolü oldu benim için. Aynı zamanda da bir dönüşüm hikâyesinin kahramanı. Onun aracılığıyla “yaşlılar da başkaldırabilir” demek istedim. Ama bunu çatık kaşlarla değil; mizahla, neşeyle, çocukların gözünden anlatmak istedim. Bir yandan da çok net bir gerçek var: Dünya nüfusu hızla yaşlanıyor. Birleşmiş Milletler’e göre 2050’de her altı kişiden biri 65 yaş ve üzerinde olacak. Yaşlılık sadece bireysel bir mesele değil, toplumsal bir dönüşüm başlığı artık. “Aktif yaşlanma” kavramı uzun süredir pek çok ülkenin sosyal politikalarının merkezinde. Türkiye gibi hızla yaşlanan ülkelerde ise bu daha da acil bir konu hâline geliyor. Ne yazık ki yaşçılık (ageism), hem dünyada hem de ülkemizde hâlâ yaygın ve çoğu zaman görünmez kalan bir ayrımcılık türü.
Gençlik yüceltmesiyle şekillenmiş bir medya ve toplum ortamında, yaşlı bireylerin sesi kısık, talebi yok sayılmış durumda. Namık Dede’nin ağaç ev kurması bu yüzden yalnızca bir mizah unsuru değil. Aynı zamanda “görünürlük talebi” taşıyan, toplumsal bir jest. Bu kitapta çocuklara şunu sezdiren bir damar var:
Birini anlamak için onun yaşını değil, hikâyesini dinlemelisin.
Kerem gündelik hayatında yapay zekâyı aktif biçimde kullanıyor; ama dedesini anlamak için ona ihtiyaç duymuyor. Bu karşıtlık, hikâyede bağ kurma biçimleri üzerine nasıl bir düşünme alanı açıyor?
Kerem, teknolojiyi çok iyi kullanan bir çocuk. Ama dedesini anlamak için dijital zekâdan çok duygusal zekâya ihtiyacı var. Bu, benim için bugünün en önemli karşıtlıklarından biriydi. Bağ kurmak için her zaman ekranlara gerek yok. Asıl bağ, hikâyelerde, göz temasında, birlikte geçirilen zamanda. Dragon yapay zekâsı, dedeyle kurduğu ilişkiye zarar vermiyor ama yerini de alamıyor. Bu mesajı çocuklara hissettirmek istedim: Teknoloji hayatımızda olacak, ama kalbimizi yönetmeyecek.
Kitap, ortak geçmişin çoğu zaman fark edilmeden silindiğini hatırlatıyor. Yazarken sizi en çok düşündüren, bugünün içinden geriye doğru bakınca duyulan hangi eksiklik hissiydi?
Belki de bu kitabı yazarken en çok düşündüğüm şey, “paylaşılmamış deneyimler.” Dedelerin, ninelerin, hatta annelerin ve babaların çocuklarına anlatmadıkları hayat parçaları… Ortak geçmiş dediğimiz şey, ancak anlatılırsa ortak oluyor. Bugünün hızında, insanlar geriye bakmaya, anlatmaya ve dinlemeye vakit bulamıyor. Bu eksiklik duygusu beni derinden etkiledi. Belki de bu kitap, sessizce “anlatmayı unutma” diyen bir mektup gibi.

“Ben de hikâyemi anlatmaya odaklandım. Bu kitapta özellikle ritmi çok önemsedim; bir cümlenin nasıl akacağı, nerede nefes alınacağı, hangi sözcüğün çocukların zihninde daha çok yankı yapacağı… “
‘Hem çocuklara hem büyüklere sorular soran bir anlatı’
Yusuf Tansu Özel’in çizimleri metnin duygusunu yumuşatıyor, hatta yer yer genişletiyor. Bu kitapta metinle resim arasındaki dengeyi nasıl hayal ettiniz?
Yusuf Tansu Özel’in çizimleriyle kitabın ruhu daha da derinleşti. O sadece metni tamamlamadı; kimi yerde metni genişletti, kimi yerde metne nefes aldırdı. Özellikle karakterlerin yüz ifadelerinde çocuk okurun empati kurabileceği alanlar açtı. Kitabın ritmini belirlerken resimli alanları da düşündüm. Sayfaların “dolu” ama “boğucu” olmaması için metin ve çizim bir denge içinde ilerledi. Yusuf Tansu Özel, hayal ettiğimin ötesinde bir dünya kattı romana.
“Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem” bir çocuk kitabı gibi başlıyor ama yetişkinleri de içine alan bir yerden ilerliyor. Kitabı bitiren anne babaların kalbinde hangi duygunun kalmasını isterdiniz?
Ben bu kitabı bitiren bir yetişkinin, çocuğuna biraz daha dikkatle bakmasını, yaşlı bir akrabasını yeniden aramasını, belki birlikte sofrada bir hikâye anlatmasını çok isterim. Kalplerinde kalacak duygu, neşeyle karışık bir sızı olabilir. Çünkü bazen gülümseten hikâyeler, en kalıcı farkındalıkları yaratır. Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem tam da böyle bir hikâye: hem çocuklara ait hem büyüklere sorular soran bir anlatı. Ağaç Dede bir karakter değil sadece; hepimizin geçmişinde izi olan yaşlı bir dost gibi. Ve o dostu unutmamak, biraz da kendimizi unutmamak demek. Bu yüzden kitabı yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin de okumasını çok isterim. Sadece çocuklarıyla aynı kitabı okuyup sohbet etmek için değil; aynı zamanda kendi içlerinde yaşçılık meselesiyle yüzleşebilmek için de. Çünkü yaşçılık, çoğu zaman fark etmeden uyguladığımız, dilimize, bakışımıza sızmış bir ayrımcılık biçimi. Bu kitap, belki de bu farkındalığı biraz neşeyle, biraz gözyaşıyla ama hep sevgiyle kurma çabası.
Önümüzdeki dönemde de çocuklar için yazmaya devam edecek misiniz?
Bugüne kadar çocuklar için okul öncesi kitaplar, çizgi romanlar, oyunlar, müzikaller yazdım. Ama bu kitap yeni bir eşik oldu. Kesinlikle yazmaya devam edeceğim. Hatta masanın üstü dolu diyebilirim. Aslında bu kitaplar sadece çocuklar için değil. İyi bir çocuk hikâyesi, aslında bütün yaşlara seslenir.

