Share This Article
“’Tarihten geliyoruz;
insanlarız;
kendimizle buluşmaya gidiyoruz.”
İvan Stivak
EDİTÖRÜN NOTU: Dün 10 Eylül’dü… Türkiye sosyalist hareketi açısından önemli bir tarih. Tam 105 yıl önce, Bakü’de bir araya gelen Türkiyeli komünistler, Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunu ilan ettiler. TKP, yalnızca köklü bir mücadele geçmişine sahip olmakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye’nin resmî tarih anlatısının dışında kalan büyük kırılmaların, atılımların ve yeniden toparlanışların da öznesi oldu. Yüz yılı aşan bu mücadele sürecinde parti, en buhranlı dönemlerde yoğun devlet şiddetine ve ağır baskılara maruz kaldı. Buna rağmen emektar üyelerinin hikâyeleri, çoğu zaman resmî kayıtlardan değil, kulaktan kulağa aktarılan anılardan günümüze ulaştı. Peki, kimdi bu insanlar? Erdal Mut’un 1978 yılında tuttuğu anılarında yer alan kısa notlarından yola çıkarak, Ahbap Hüseyin’in, Komsomol Hasan’ın ve Troçki Mehmet’in hikâyelerinden bazı kesitlere değiniyoruz.
Olaylı yıllardı. 1978’de yükselen sol muhalefetin içinde yer alan üniversite gençliğinde bilgi edinme susuzluğu had safhadaydı. “Özellikle üçüncü dünya ülkelerinin halk hareketlerinin başında her daim dinamik olan üniversite gençliği yer aldığından” işte bu merakla, Türkiye İşçi Partili, “Ahbap Hüseyin” adıyla bilinen kişiye ulaştım. Üsküdar Koşuyolu’nda küçük bir dükkânda ayakkabı tamiri yapıyordu. Daha önceleri tütün işçisiymiş. Hemen hemen her hafta sonu bu dükkana uğrardım. Genellikle eskimiş lacivert takım elbisesini giyer, kullanılmaktan yıpranmış kravatını takar, tamirini bu kılıkla yapardı. Geçmiş mücadele yıllarından bahsederken, biriktirdiği anıların acısını öfkesiyle haykırırdı adeta. Mücadeleye giren gençlerin mutlaka ellerinin kalem tutmasını salık verirdi.
Bir gün dükkanının kapısına yapıştırılmış, sağ görüşlü bir politikacının (Süleyman Demirel) gazeteden kesilmiş fotoğrafını fark edip “Bu da ne?” dercesine bakmıştım. Ahbap ise gülümseyerek, bunun her “1 Mayıs İşçi Bayramı” öncesinde dükkana uğrayan sivil polislere yönelik ironik bir karşılama jesti olduğunu anlattı. Ardından, “Her 1 Mayıs’ta 40 kişi olurduk, ama bir türlü 41’i bulamadık” diyerek hüzünle hayıflandı.
İkisi kız, biri erkek üç çocuğu vardı. Erkek olanın mesleği mühendisti. Fransız bir doktorla evliydi. Bir gün ona uğradığımda, oğlunun iş ararken savcılıkça istenen temiz kâğıdının verilmesi sırasında kendisine Ahbap Hüseyin’in oğlu olup olmadığı sorulmuş, ardından babasının “vatan haini” olduğu çocuğun suratına söylenmiş. Eşinden bu durumu öğrendiğinde ise çok duygulandığını gözleri dolarak anlatmıştı.
Bir gün, geçmiş anılarından söz ederken onu derinden yaralayan bir olayı öfkeyle dile getirdi. Şöyle anlatmıştı:
Bitişiğimdeki kahvehanenin tuvaletini kullanıyordum. Sivil polisler her zamanki gibi yine gelmişler ve kahvehane sahibini uyararak, artık benim ihtiyacımı orada karşılamama izin vermemesini emretmişler. Kahveci de gelip durumu bana aktardı.
Bunu söyledikten sonra yüzüme bakıp, “Bir boka mı yenileceğim! Tencereye yapıp, yakındaki Karacaahmet Mezarlığı’nın duvarının dibine def-i hacetimi bırakırım olur biter…” dedi.
*
Yoldaşlarına ilişkin sorularım olmuştu. Nedense hiçbirine cevap vermedi. Cevap vermediği gibi konuyu dağıtıcı davranış sergilediğinden, ben de bu tür soruları daha sonra hiç sormadım.
Sohbeti her zaman kendi istediği gibi yönlendiriyordu. İşte böyle bir gün, S. Üstüngel’in (İsmail Bilen) Savaş Yolu kitabından söz ettim. Merakla dinledi ve kitabı kendisine getirmemi istedi. Ertesi gün götürdüm. Bir süre sonra yine dükkana uğradığımda, kısa boylu, tıknaz, mavi gözlü yaşlı bir adamla birlikte kitaba eğilmiş, kendilerinden bahsedilen sayfayı arıyorlardı. Ben içeri girdiğimde, kitabı kimin getirdiğini soruyordu o tıknaz adam. Ahbap ise bana bakarak, “İşte bu delikanlı” dedi. Adamın kod adının “Konsomol Hasan” olduğunu o an öğrendim.

Bir süre sessizlik oldu. Ardından sohbet Konsomol Hasan’a kaydı. Ona, Mahir hareketinin bir “konsomol hareketi” sayılıp sayılamayacağını sordum. Bana dönüp gülümseyerek, “Gençliğin zekâsına hayranım Ahbap” dedi ve bunun kesinlikle bir konsomol hareketi olmadığını belirtti. Ardından şunları açılamaya başladı:
12 Mart sonrasında, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir’i görevlendirerek ondan Konsomol Hasan’ın kalkışmayla ilgili görüşlerini öğrenmesini istemiş. Cevahir de Komsomol Hasan ile temas kurmuş, Komsomol’a Tunceli’de bir yıl içinde on köyü örgütleyebileceklerini söylemiş. Konsomol Hasan ise bunun imkânsız olduğunu ifade ederek, “Yeter ki bir yılda bir köyü örgütleyin” demiş. Ardından Dersim Ayaklanması’ndan örnek vererek, köylülerin zamanında iki TKP’liyi jandarmaya ihbar ederek teslim ettiklerini hatırlatmış. Cevahir, aldığı bu yanıtı Mahir’e aynen aktarmış. Mahir ise, “Bunlar artık unlarını elemiş, eleklerini asmış” diyerek kendi yolunu çizmiş.
Sohbetin sonunda Konsomol Hasan, Ahbap’a dönerek, “Bu delikanlıyı bir gün Hasköy’e getir; ona kendi ellerimle bir Arnavut ciğeri yapıp yedireceğim” dedi. O gün, yaklaşık iki saat süren sohbetten belleğimde kalanlar bunlar.
Ayrıca, kendisine Nâzım Hikmet’le ilgili olarak “SSCB Nâzım’a niye el verdi?” diye sorduğumda şu yanıtı vermişti:
Bir sözü yüzünden 15 yıl hüküm giymek bir komüniste yakışmaz. Nâzım bir artistti! SSCB, kendi propagandası için ona destek verdi.
Bunu söyledikten sonra da sessizce kalkıp dükkanı terk etti.
*
Ahbap, Yaşar Kemal’le anısından bahsederken, “Biz ona ‘tek gözlü eşkıya, bir tüfeği eksik’ deyip takılırdık” dedi. Bu anekdotu belirtmeden geçmek istemedim.
Ahbap Hüseyin, Troçki Mehmet ile ilgili anılarını ise şu sözlerle özetledi: Taksim’de Sular İdaresi’nin köşesinde, eski tip bir fotoğraf makinesi (körüklü şipşak) ile fotoğrafçılık yapıyordu. Selanik göçmeni olan Troçki Mehmet, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’dan Anadolu’ya silah kaçırırmış. Ahbap’ın aktardığına göre, savaşın ardından Mustafa Kemal kendisine Yalova’dan bir ev tahsis etmek istemiş, ancak o bu teklifi kabul etmemiş.

Komsomol Hasan
Troçki Mehmet, Üsküdar’da odun ve kömür ticaretiyle uğraşırken, kışın zor zamanlarında parası olmayan yoksullar ihtiyaçlarını karşılamak için kapısını çaldığında, onlardan hiçbir ücret almadan yardım edermiş. Ancak Ahbap’a söylediğine göre kendisinin en büyük sitemi şu olmuş:
Kırk yıldır bu işi yapıyorum ama bir kişiyi bile örgütleyemedim.
*
Mihri Belli’yi sorduğumda her şeyi özetleyen, “Onunla hücrede bir zeytini bölüştüm” sözünü demekle yetindi.
Hikmet Kıvılcımlı’yı yâd ederken ise, “Hasta olduğumuz zaman Cağaloğlu Yokuşu’ndaki muayenehanesinde bize bakardı. O öldükten sonra öksüz kaldık” dedi.

Ona Mehmet Ali Aybar’ı sorduğumda ise, “O zamanlar bir süre parti binalarının kiraları ödenememişti. Hâlbuki sosyalist milletvekilleri maaşlarının önemli bir bölümünü partiye verirlerdi. Bu noktada, ilgili zaruret parti kongresinde dillendirilip hesap soruldu” diye anlattı bana.
Bu anıları sadece bende kalmasın diye sizlerle paylaştım. Aktardıklarım, Soğuk Savaş süresince hâkim sınıfların sosyalist ve komünistlere nasıl yaklaştıklarına dair anekdotlardır. Son olarak, Ahbap’ın onun o küçük ayakkabıcı dükkanından çıkarken, “Delikanlı, çok dikkatli ol; üzerine yağmur yağdırırlar” sözünü ömrüm boyunca hep hatırladım.
Dipnot:
*) Bu şiir

