Share This Article
Asla Asla Asla / Linn Stromsborg / Çev. Dilek Başak / Mundi / 224 s. / Roman
Yıllar önce çocuk sahibi olmamaya karar vermiş olabilirsin. Ya etrafındakiler bunu kaç senede kabul eder?
Kahramanımızın annesi, torun sahibi olma umuduyla yıllardır bebek kıyafetleri örüyor. En yakın arkadaşı Anniken’se artık anne oldu ve bu birçok şeyi değiştirdi. İlişkilerinin daha en başında sevgilisine çocuk doğurmayı düşünmediğini söylemesine rağmen Philip, onca zaman sonra çocuk yapmak istediğini söylüyor.
Neden her kadının anne olması beklenir? Hayattaki başka seçenekleri kabul etmek neden bu kadar zor?
Norveç edebiyatının güçlü seslerinden Linn Strømsborg, anne olsun ya da olmasın, her kadının bir noktada kendine sorduğu sorulara değiniyor. Ebeveynlik, annelik ve kadınlık meselelerini doğrudan ve empati kurarak ele alan, dokunaklı bir roman.

Caterina’nın Gülüşü – Leonardo’nun Annesi / Carlo Vecce / Çev. Burcu Yılmaz / Everest Yayınları / 608 s. / Roman
İtalyan akademisyen ve Rönesans uzmanı Carlo Vecce, yaşamının büyük bir bölümünü Leonardo da Vinci’nin hayatını ve eserlerini araştırmaya adadı. Bu çalışmaları sırasında rastladığı bir belge, araştırmalarının yönünü başka birine çevirmesine neden oldu: Hakkında pek az şey bilinen Leonardo’nun annesine, Caterina’ya.
Carlo Vecce’nin fark ettiği belge, Caterina’nin Kafkasya’dan kaçırılmış bir köle olabileceğine işaret ediyordu. Yazar bunun üzerine, belgenin söyleyebildikleri kadar söyleyemediklerini de içeren, derin araştırmaları hayal gücüyle taçlandıran bir roman kaleme aldı: Beş yılı aşkın bir sürede yazılan Caterina’nın Gülüşü, Leonardo’nun annesi Caterina’nın hikâyesini ve yaşadığı dönemi edebiyatın diliyle bugüne taşıyor. Kafkasya yaylalarında özgür doğmuş; sonra Don Nehri kıyısındaki Tana’da esir alınmış bir genç kadının, Karadeniz ve Akdeniz üzerinden Floransa’ya uzanan yolculuğuna tanık oluyoruz bu anlatıda. Carlo Vecce yalnız onun değil, tarih boyu kimliği silinen, görünmezleştirilen, sınır hatlarında kaybolan insanların hikâyesini anlatıyor.
Leonardo’nun ünlü eseri Mona Lisa’nın o ünlü gülümsemesinin sırrını merak ettiniz mi hiç? O gizemli gülüşün ardında saklanan belki de, bir esir, bir anne ve sonunda özgürlüğünü geri kazanan bir kadın olarak Caterina’nın oğluna miras bıraktığı en değerli şeydi –yaşamın tüm zorluklarına rağmen var olma cesareti.
On İki Öğrenci / Sakae Tsuboi / Çev. Gülsüm Sayğılı / İthaki Yayınları / 200 s. / Roman
Japon edebiyatının saygın yazarlarından Sakae Tsuboi, özellikle yoksulluk, kadınların toplumsal rolü ve savaşın bireyler üzerindeki etkileri gibi temaları işleyen eserleriyle tanınır. Yayımlandığı dönemde büyük yankı uyandıran ve kısa sürede sinemaya da uyarlanan On İki Öğrenci, modern savaşın birey ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini derinlikli biçimde işleyen çarpıcı bir anlatıdır.
Şodoşima Adası’ndaki küçük bir kasabaya öğretmen olarak atanan Ooişi ile ilk sınıfındaki on iki çocuk arasında zamanla güçlü bir bağ kurulur. Savaş öncesinden savaş sonrasına uzanan yirmi yıllık süreçte, Ooişi hem adalıların önyargılarıyla hem de dönemin eğitim sisteminin ideolojik baskılarıyla mücadele eder. Yoksulluk, kayıplar ve dönüşen hayatların gölgesinde gelişen bu ilişki, Japonya’nın savaşla yüzleşmesini samimi ve sarsıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

Ciddi Bir Karakter Ezra Pound’un Hayatı / Humphrey Carpenter / Çev. Fatma Büşra Çalış / Ketebe Yayınları / 984 s. / Biyografi
Modernist şiirin öncülerinden Ezra Pound, yirminci yüzyıl edebiyatının merkezindeydi. Hem yaşamı hem eserleri hem de fikirleri onu tartışmaların odağına yerleştirdi. Zeki, kavgacı, hırslı ve her zaman büyüleyiciydi. Kendisiyle birlikte sükûnet değil azamet getiriyordu. Kimileri onu, tüm zamanların hakaret ustası diye tarif ediyordu. Fakat öte yandan onda şeytan tüyü vardı; kahrolası güzel şiirlerin yazarı, ele avuca sığmayan ciddi bir karakter!
Ezra Pound, II. Dünya Savaşı sırasında Roma Radyosu’ndan yaptığı yayınlarda Mussolini İtalyası ve faşizm propagandası yaptığı gerekçesiyle vatana ihanetle suçlandı. Amerikan mahkemesi tarafından akli dengesinin yerinde olmadığına karar verildi, böylelikle idam edilmekten kurtuldu. Fakat bunun sonucunda Washington’daki bir akıl hastanesine kapatıldı ve neredeyse on üç yıl boyunca burada kaldı.
Yazar Humphrey Carpenter bu biyografide Ezra Pound’un hayatını ve döneminde yarattığı etkiyi mercek altına alıyor; İmgecilik ve Vortisizm hareketindeki kilit rolüne, dev epik eseri Kantolar’ı yaratma sürecine, Yeats, Joyce, Eliot, Hemingway gibi büyük edebiyatçılarla ilişkisine ışık tutuyor. Carpenter, döneme tanıklık eden geniş mektuplaşmalara, Pound’un suçlanması ve yargılanmasıyla ilgili tıbbi kayıtlara, Amerikan hükümetinin gizli belgelerine ulaşarak eleştirel ve kışkırtıcı bir yaşam öyküsü sunuyor.
Şu ana kadar Ezra Pound için kurulmuş biyografik ağların çoğu epeyce sıkı ve katıydı. Halbuki bu denli çevik ve kıvrak bir yaratık, önceden saptanmış yöntemlerle yakalanamaz. Onu defalarca kuyruğundan yakaladığınızı sanırsınız, ancak o sadece bir deri daha değiştirip sıyrılmış, sizi yalnızca bir persona veya maskeyle baş başa bırakmıştır.
Konstantinopolis – İstanbul – İmparatorluk Başkentinde Mekanın ve İmgenin Yeniden İnşası / Çiğdem Kafescioğlu / Çev. Ayşen Gür / Koç Üniversitesi Yayınları / 336 s. / Tarih
Yüzlerce yıl boyunca Doğu Akdeniz’in başlıca siyasi, kültürel ve ekonomik merkezi olan Konstantinopolis/İstanbul, birçok defa büyük ölçekli kentsel müdahalelere, iddialı mimari girişimlere sahne oldu. Bu kitap, İstanbul’un bugünkü şeklini almasında önemli rol oynamış böyle bir değişim ve yeniden inşa dönemine odaklanıyor: Şehrin 1453’te Osmanlı hâkimiyetine girmesinin ardından başlayan, Doğu Roma’nın bin yıllık başkentini Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtına dönüştürme projesini konu alıyor.
Şehrin Osmanlı egemenliğini simgeleyen anıtlarla donatılması, II. Mehmed’in emperyal vizyonu doğrultusunda ve yeni şekillenen yönetici seçkinler tabakasının katılımıyla gerçekleşmiş; Bizans mirasının seçmeci bir tavırla sahiplenildiği, Rönesans mimarlığına özgü yeni fikirlerin hayata geçirildiği bu süreçte, şehrin inşası imparatorluğun inşasıyla iç içe geçmişti. Konstantinopolis/İstanbul, yalnızca şehrin saraylarının, cami külliyelerinin, anıtsal hamamlarının, konutlarının mimarisini, ticari dokusunun kuruluşunu anlatmakla kalmıyor, idari ve toplumsal bir birim olarak mahalle kurumuna dair kabullerimizi de sorgulayarak şehrin bu dönemdeki yerleşim örüntülerini yeniden gözden geçiriyor. Aynı dönemde Avrupa’da üretilen ve şehri bir bütün olarak gösteren tasvirler ile Osmanlı edebiyatındaki İstanbul temsilleri üzerinden Kostantiniyye imgesinin inşasını, içerdiği çokanlamlılık ve muğlaklıklarla birlikte mercek altına alıyor. Böylece Osmanlı dönemi İstanbul’unun ilk yıllarına dair, hem fiziki mekânları hem de imge ve tahayyülleri kapsayan bütüncül bir bakış açısı sunuyor.
Çiğdem Kafescioğlu’nun bu çalışması, Bizans dönemi Konstantinopolis’inin kısmen sahiplenilip kısmen yeniden yorumlanarak erken modern dönem İstanbul’una dönüşme sürecini olanca karmaşıklığı, çelişkileri ve yol açtığı siyasi çatışmalarla birlikte inceliyor. Osmanlı, Bizans ve Avrupa dünyaları arasındaki kültürel temaslarla şekillenen bu geçiş döneminde yeni başkentin çoğul kimliklerini dikkate alan bir portresini çiziyor. Çiğdem Kafescioğlu, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesidir. Araştırmaları erken modern dönem Osmanlı dünyasında şehir, mimarlık ve görsel kültür alanlarını kapsamaktadır. Konstantinopolis/ İstanbul adlı çalışmasının Constantinopolis/Istanbul: Cultural Encounter, Imperial Vision, and the Construction of the Ottoman Capital (Penn State University Press, 2009) başlıklı İngilizce aslı, 2011 yılında Mimarlık Tarihçileri Derneği (SAH) tarafından Spiro Kostof Kitap Ödülü’ne layık görülmüştür.
Yarının Bahçe Kentleri / Ebenezer Howard / Çev. Selin Tosun / Arketon Yayıncılık / 156 s. / Kent
Ebenezer Howard‘ın Yarının Bahçe Kentleri, “Bahçe Kent” ütopyası ile bu ütopyanın hayata geçmiş hali olan Letchworth’u peş peşe sunan iki bölümden oluşuyor. Yarının Bahçe Kentleri (Garden Cities of To-morrow) adını taşıyan metnin yer aldığı ilk bölüm, kitabın ana gövdesini oluşturuyor. Kitabın ikinci kesiminde ise, okurun, “Bahçe Kent” kuramının nasıl hayat bulduğunu görmesini sağlayacak ek bir bölüm bulunuyor. Bu bölüm, Robert Fishman‘ın “Bahçe Kent’i İnşa Etmek” başlıklı metniyle başlıyor, bunu, Letchworth’un mimarlarının tasarladığı yerleşim planından ev projelerine, inşa sürecinde ve çeşitli dönemlerde çekilmiş fotoğraflara, tanıtım ve iletişim çalışmalarına, hatta Letchworth’daki yaşamı anlatan dokümanlara uzanan görsellerin yer aldığı sayfalar izliyor.
Kitabın girişinde ise, Garden Cities of Tomorrow‘un 1946 basımı için Lewis Mumford’un kaleme aldığı “Bahçe Kentler ve Modern Kent Planlaması” başlıklı metnin Ruşen Keleş tarafından yapılmış çevirisi yer alıyor. Mumford bu giriş yazısında şöyle diyor:
Köylerin ve kentlerin ıslahını tek bir problem olarak ele almakla Ebenezer Howard, yaşadığı çağa göre çok ileride bulunduğunu ve kentlerin, kent olarak değerden düşmesi olayını çağımızın şehircilerinin çoğundan daha iyi saptayabildiğini göstermiştir. Onun ‘Bahçe Kentler’ düşüncesi, yalnız büyük kentlerdeki yoğunlaşmayı hafifletmeyi ve böylece düşen arsa değerlerinden yararlanarak kentlerin yeniden imarına olanak vermeyi amaçlayan bir girişim değil, aynı zamanda, büyük kentlerdeki yoğunlaşma ile, yatakhane haline gelen banliyölerin oluşturduğu kaçınılmaz beraberliği ortadan kaldırma amacını güden bir öneridir. Büyük kentlerin açık planlarının ve köysel yerlerle olan bağlantılarının geçici olması, yatakhane banliyölerin ise sanayi nüfusunun ve bir istihdam temelinin olmayışı, bu banliyöleri şimdiye kadar insanlar için hazırlanmış en işe yaramaz çevre haline getirmektedir. Bu tür banliyöler, Versailles’da ve Nymphenburg’da kendileri için hayal âlemleri yaratan mutlak hükümdarların saraylarındaki anlamsızlıkların, orta sınıflar tarafından uygulanan bir benzeridir. Howard’ın anladığı anlamdaki Bahçe Kentler ise banliyö olmayıp, banliyönün tam karşıtıdır. Bahçe Kent, daha çok köysel karakter taşıyan kendi halinde bir yerleşme değil, verimli kent hayatının bulunabileceği daha mükemmel bir kuruluştur.

