Share This Article
İnsan, epey bir zaman evvel teknolojiyle ilişkisinde bağımlılık aşamasına geçti. Bu sırada doğayla ve diğer canlılarla ilişkisini gitgide köreltti. 7/24 uyanık veya tetikte kalmaya, çevrimiçi olmaya, saydamlaşmaya, gözetlemeye ve gözetlenmeye alıştı. Hatta bunları yaşamının merkezine koydu. Dikkati dağıtan, bizi sürekli ağlarda kalmaya zorlayan, bunları yaptığımız takdirde “iyi bir yaşam süreceğimizi” ve “kazanacağımızı” söyleyip kâr elde eden neoliberal kapitalist sistem, kişiyi önce kendine, sonra başkalarına, ardından doğaya ve yaşama yabancılaştırdı. Birbirine benzeyen, daha doğrusu birbirinin kopyası insanlardan oluşan bir kitle yarattı.
Söz konusu sistemin en büyük başarılarından biri, kişileri atomize hâle getirmesiydi. Örgütlülüğün ve eleştirelliğin altını oyan sistem, hepimizi bir kısırdöngüye soktu. Peki, bu durumdan kurtulmak ya da mevcut düzenin etkilerini en aza indirmek mümkün mü? Sanatçı ve yazar Jenny Odell bu soruya verdiği “evet” yanıtının altını, politik bir metin olan Hiçbir Şey Yapmama Kitabı’ndaki görüşleriyle dolduruyor.

Verimsizliğe ve yavaşlamaya övgü
Odell ağların, telefon ve bilgisayar ekranlarının dışında da bir dünyanın var olduğunu anlatıyor Hiçbir Şey Yapmama Kitabı’nda. Hepimizi kuşatan, zamanımızı ele geçiren ve her birimizi birer kaynak olarak gören neoliberal sistemin ürettiği günümüz teknolojisini kötülemeden, ona bağımlılığın üstesinden nasıl gelebileceğimize dair görüşler sıralarken boşluktan ve boş zamandan bahsediyor her şeyden önce.
Boş zaman; durgunluğa, hiçbir şey yapmamaya ve düşünmeye denk geliyor. Şimdilerde hor görülen ve ısrarla ötelenip kötülenen bir şey bu. Hoş görülmeyen, mala çevrilemeyen, kullanışlı sayılmayan ve öngörülemeyen bir şey… Pragmatizmin ve neoliberal akışın dışında kalan bir durum.
Odell, zamanın ruhuna karşı verimsizliği, neoliberal belirlenimciliğe karşı muğlaklığı savunuyor. Bu, yavaşlama ve durmanın ötesinde bir şey; antikapitalist bir tavır. Dahası, dikkati koşullara çevirip derinleşme çağrısı. Yazar, bir soruyla çağrısını pekiştiriyor:
Gerçek dünya gözlerimizin önünde ufalanıp dağılırken dijital dünyalar inşa etmemizin anlamı nedir?
Odell, dijital dünyaları anlamsız bulmuyor, oradaki dengesizliği gidermenin yollarını arıyor, “faydasızlığın faydasını” anımsatıyor; yalınlıktan, ahlaktan ve aykırılıktan bahsediyor. Dikkat ekonomisinden koparak zamana ve mekâna bağlanmayı, tarih ve doğa konusundaki sorumluluklarımızı hatırlamayı öneriyor. Başka bir deyişle yersiz-yurtsuzluktan sıyrılarak “bir yerde olma”nın ve var olmanın önemini vurguluyor.
Bir yerde olma ve var olma; gözlemciliği, dinlemeyi, anlama ve anlamlandırmayı zorunlu kılıyor Odell’e göre. Bazen de kazalarla, tesadüflerle ve karşılaşmalarla işleyen bir süreç hâline geliyor bu. Neoliberal üretkenliğin ve verimlilik dayatmasının, benlik sömürüsünün ayırdına varmak da bu sürece dâhil. İşte hiçbir şey yapmama, kişiye etrafında olup bitenlere bakma ve durup dinleyerek anlama imkânı veriyor (zaman zaman Odell’in de düştüğü “özbakım” ve “kişisel gelişim” tuzaklarını ve klişesini paranteze alma kaydıyla elbette).
Odell, hiçbir şey yapmamanın, kapitalizmin bize zerk ettiği büyüme ve tüketim için etkili bir panzehir olduğunu söylüyor. Bu panzehir, insanı insan yapan her şeyi korumanın, mekânları muhafaza etmenin, her şeyi ekonomiye ve ticarete indirgememenin yanı sıra şenliği içeriyor. Yazar, bu noktada John Muir’in sözünü hatırlatıyor:
En uzun hayat, keyiften zamanın geçtiğini en çok unuttuğumuz hayattır.
Dijital detoks, özbakım, kişisel gelişim vs. hepsi eksik ya da aldatmaca, daha çok ticari işler. Esas olan Muir’in dediği gibi keyifle yaşayabilmek.
Peki, neoliberal kapitalist döngüden ve ağlardan; hepimizi korku dolu bir şimdiye hapseden dikkat ekonomisinden çıkmak mümkün mü? Odell, bunlardan uzaklaşma imkânından ve gerekliliğinden söz ederken hegemonik oyuna karşı bir direnişe ve bir sivil itaatsizliğe çağırıyor bizi:
Medya ortamı bizi yirmi dört saatlik (ya da daha kısa) döngülerle düşünmeye iterken farklı zaman ölçeklerinde düşüne bilmeliyiz; tık tuzakları tıklamamızı isterken durup durumu değerlendirebilmeliyiz. (…) Medyanın ve reklamların duygularımıza oynadığı oyunları yakından inceleyebilmeliyiz; sosyal medyanın manipüle etmeyi öğrendiği algoritmik versiyonlarımızı anlayabilmeliyiz; irade ve derin düşünmeden değil, korku ve endişeden gelen tepkiler verelim diye suçlandığımızı, tehdit ve manipüle edildiğimizi görebilmeliyiz.

Biyolojik ve kültürel çölleşme tehdidi
Odell, çalınan ve bir başka noktaya yönlendirilen dikkatin, hem eksikliğine hem de doğru alana aktarılmasına yoğunlaşırken sanatın sağaltıcı yönüne atıf yapıyor. Neye, nasıl bakmamız ve neyi, nasıl görmemiz gerektiğine dair bir pratik ya da refleks kazandırıyor sanat yazara göre. Diğer bir ifadeyle “dikkatsizliğe bağlı körlüğün” üstesinden gelmemiz için fırsatlar sunuyor. Öte yandan karşılaşmaları ve anlam alışverişini olanaklı kılıyor. Başka bir deyişle çevremizdekileri umursamamız için bir neden yaratıyor.
Odell, etrafımızda olup biteni ve zamanın ruhunu anlayabilmek için dikkatimizi toplamamız gerektiğini söylerken bunun; suistimalleri kavramaya kapı araladığını belirtip bir çözümlemeyle çıkıyor karşımıza:
Sosyal medyanın suistimal ettiği şey kamuoyudur ve onun da muğlaklığa, bağlama ya da gelenekten kopuşlara karşı hiç sabrı yoktur. Kamuoyu değişiklik yapılmasını ya da kendisine meydan okunmasını istemez; bir müzik grubunun daima o ilk hit parçadaki gibi şarkılar yapmaya devam etmesini ister.
Odell’in dikkat çektiği bir başka konu derinlik yoksunluğu, dolaysızlık ve zayıf bağlar. Sosyal medyada ve ağlarda, hem bilgi hem de bilgi-olmayan kişiye aşırı şekilde yüklenirken hız, zamansızlığı ve mekânsızlığı tetikliyor. Bu da yüzeysellik sorununu doğuruyor. Yazar, buralardan hareketle günümüzdeki durumu resmederken dolaylı bir çözüm öneriyor:
Biyolojik olanın yanı sıra kültürel çölleşme tehdidi altında yaşadığımız bugünlerde, ekolojinin temellerinden çıkaracağımız çok ders var. Dikkat ekonomisinin esiri olmuş bir topluluk, endüstriyel çiftlik gibidir; işimiz düz ve uzun olacak şekilde büyümek, yan yana sadakatle üretmek ama birbirimize hiç temas etmemektir. Burada uzanıp yatay dikkat ve destek ağları kurmaya yahut tüm ‘üretken’ olmayan yaşam biçimlerinin kaçtığının farkına varmaya vaktimiz yoktur. Bu arada tarihten ve ekolojiden sayısız örnek bize karmaşık bir bağımlılık ağının bulunduğu çeşitlilik içeren bir topluluğun sadece daha zengin değil, aynı zamanda daha dirençli olduğunu gösteriyor.
Bütün bunlar karşısında “hiçbir şey yapmama” yani verimlilik, performans, üretim ve bağımlılık sarmalından uzaklaşarak bakma-görme-anlama çabasına atıfta bulunuyor. İzlemenin ve gözlemlemenin bile bazen çok şey demek olduğunu; yüzeysellikten derinliğe bir geçiş sağlayabileceğini söylüyor.
Hiçbir Şey Yapmama Kitabı, Jenny Odell, Çeviren: Bülent O. Doğan, Siren Yayınları, 264 s.
